Evet diyoruz... Suçluyuz, biz, suçluyuz. Dikilmeseydik. Karşı durmasaydık ülkemize yönelen belaların karşısında, izin verseydik düşman oyunlarının oynanmasına, hiç suçumuz olur muydu ?...
Yaşanan Gün
Hava soğuk üşüyorum.. Anam daha ziyaretime gelmedi. Giyecek kışlık bir şeyim Yok. “Havalandırma”ya çıkarıldığımız o yirmi dakikalar beni mahvediyor ...
Şehitler Ölmez
O şehitler ki; gonca iken açtılar, “din ü devlet mülk ü millet” için kanatlanıp ötelere uçtular, vatan için serden geçtiler, şahâdet muştusunu gül şerbeti yudumlar gibi kana kana içtiler ...
Son Başbuğ
Bilgi
su an sitede, 6 ziyaretçi ve 0 üye bulunuyor.
Dokuz Işik
YANSIN DEVLET, BIRAK YANSIN DEVLET
Evet diyoruz... Suçluyuz, biz, suçluyuz. Dikilmeseydik. Karşı durmasaydık ülkemize yönelen belaların karşısında, izin verseydik düşman oyunlarının oynanmasına, hiç suçumuz olur muydu? Bir dönemin olayları; anarşi, terör ve bölücülük; cinayetler, yaralama, soygun, talan, kurşunlama, bombalama, can ve mala tecavüz.. İşte 1980’in ve öncesinin Türkiye gündemindeki gerçek.
Pek çok şeyi unutturmuş, radyo ve televizyonunun flaş haberleri bunlar. Gazetelerin sütunlarında yarışan günün ölenler bilançosu. Sayı otuzlarda. Tedbirler; sıkıyönetim komutanlarının, valilerin, kaymakamların, savcı, hakim, emniyet kuvveti müdür ve görevlilerin basiretinde ve insafında. Efendim anayasa... Yeni kanunlar.. Yeni yetkililer gerekli. Bu böyle olmaz.....
Hem sonra alemin akıllısı ben miyim canım? Bana ne? Ya beni de öldürürlerse. Yok yok sürgün bile ederler. Ben kendimi bilirim. Başkasından bana ne? En iyisi yansız olmak. Yansızım kardeşim ben yansız. İlan ediyorum. Bana kimse dokunmasın. İyi ama bu ülke bizim, insanlar bizim, bayrak bizim, ezan bizim...
Yoo işte olmadı. Siz yanlısınız. Bak bana benim gibi olun... Mantık bu... Rağbet gören bunlar... Bir tarafta tecavüz edenler, bir tarafta saldırıya maruz kalanlar. Ortada da malımızın ve canımızın güvenliğini sağlayacak yansızlar. Aman efendim hep size ne? Saldırsınlar bayrağa, bölsünler toprağı doğu ve batıyı, sustursunlar ezanı. Korkutarak milleti atsınlar çağ dışı totaliter rejimlerin kucağına. Ne çıkar bundan.
Bu zamana kadar Türk'üz, Müslümanız, beraberiz kederde, kıvançta ve tasada diye yaşadık. Biraz da onların dediğini yapalım, değil mi efedim? Bize yazık değil mi bakın ülkeye ne hale geldi. Siz de karşı çıkıp direnmeseniz, rahat rahat yaşarız. Başımız ağrımaz hiç olmazsa...
Ne de çok dinledik, çok duyduk bunları. Biz ne istedik ne istiyoruz? Pasta adı altında dağıtılan devlet kredilerini mi? Cin fikirli ekonomistlerin taktikleri ile stokçu ve tekelci haksız, haram kazançlarının parasını mı? Şeref yükseltmek için rotaryanlara katılan siyasilerin mirasını mı? Kanun boşluklarından yararlanan yeğen ve yiyenlerin imtiyazını mı? Hayır, hayır hiç bir ayrılık, hiç bir ferdi ve nefsi isteğimiz yok.
Gönlümüzdeki sevgisiyle şevklendiğimiz milletimizin bekasını. Bölünmez bütünlüğünü. Daha güçlü bir devletin varlığı ile dünya milletleri arasında şerefli bir yer alacak Türkiye’nin mensubu olmanın gururunu. Yüce Yaratıcı’nın emri ilahisine uyarak yaşamayı. Güzelliklerle örülmüş bir toplumda saadet getirecek yüksek ahlakın tesisini. İnsana, insan haysiyet ve şerefi ile muamele edecek bir zihniyetin oluşmasını. Sevgiyi, aşkı, fedakarlığı, dostluğu ve kardeşliği istiyoruz.
Evet, çok şey istemişiz zavallılardan. Onun için üzerimize atıldı ya onca suçlar. Zoraki kabullendirildi Ülkücülere. Hem de başlarına solcu polisleri dikerek. Onlara görev verip, soruşturma yaptırarak. Bundan daha iyi imkan olabilir mi? Kendi ideolojilerine hizmet ve kendilerini kamufle edecek fırsat. Türkiye’de işlenen bütün suçların sorumlusu bizmişiz.
Devletin siyaseti bunu gerektiriyormuş. Devlet yansız olmalı ya! Sevenle sevmeyen, yıkanla yapan. Ne fark eder, her ikisi de uç değil mi? Suçlu ve suçsuz gibi. Devlet bunların ortasında olmalı. Devlet adamı böyle düşünmeli. Toplamalı bunları bir yerde. Ezilmeli, ruhları çürütülmeli, süründürülmeli mahkemelerde. İşte başlıyor yolculuğumuz gurbete doğru. Hak bildiğim gerçekten, meçhul bir geleceğe doğru. Ankara’ya Mamak’a askeri cezaevine...
Asker sözünde durur. Haksızlık yapmaz. Vatanperver insan, vatanından yanadır. Hiç olmasa duygu ve düşünce olarak müşterekliğimiz var. Kafilemizin ortak kanaati bu. Orada hak yerini bulacak. Uğradığımız haksızlıklar sona erecek. Yapılan işkence ve zulmün sahipleri sanık sandalyesine oturacak. Adalet yerini bulacak, hürriyetimize tekrar kavuşacağız...
Ama çok geçmeden anlayacağız ki, bunların hepsi birer ham hayal. Örtülü bir istila ve harple karşı karşıyayız. Artık düşmanımız cepheden değil, içimizden ve arkadan saldırıyor. Kendi kardeşlerimiz zavallı, aldatılmış, satın alınarak şartlandırılmış saldırgan ve tahripkar...İsterse adı asker olsun!!!...
Geldik denildi. Elli kişilik grubuz. Elleri kelepçeli olduğu halde bir biri üzerine istif edilmiş iki kamyonete doldurulan elli kişi. Yol yorgunluğunun verdiği beden gevşekliği her halimizden belli. İner inmez karşımıza sert bakışlı bir yüzbaşının dikilmesiyle irkiliyoruz.
Subayın emri ile etrafımız askerlerle çevriliyor. Her askerin emir veren yüksek sesli konuşmaları karşısında şaşırıyoruz. Emirler bir birine ters. Hangisini yapmak gerektiğinin tereddütü içindeyiz. Nihayet herkesin eşyalarını eline aldığını görüyoruz.
Gösterilen istikamette giderken buz gibi soğuk hava kadar askerlerin naraları da kötü şeylerin olacağını haber veriyor. O an felakete uğrayacağımızı kesinlikle hissedince itidalimi yitirmemem gerektiğini kendi kendime telkin ediyorum. Subayın sert emriyle eşyalarımızı alıyoruz ve tek tek gösterilen yöne koşuyoruz.
Etrafımızda tüfekli ve coplu askerler bir koridor oluşturdular. Bağırarak daha hızlı koşmamızı söylüyorlar. Silah namlularının üzerimize çevrili, copların da yukarıda tutuluşundan dövüleceğimizi anlıyoruz.
Ve bir düdük sesi ile coplar üzerimize olanca hızı ile inip inip kalkıyor. Kafamız, kolumuz, vücudumuzun hemen her yeri bu darbelere maruz kalıyor. Her darbede bir kasılma ve feryat... Bir an düşecek oluyorum. Sendelemem, daha çok copa hedef olmama sebep oluyor. O halde yürümeye devam ederken bedenimdeki acı çok büyük olmasına rağmen ağrı hissetmiyorum. Bedenim fonksiyonunu mu kaybediyor?
Ama benim devamlı inen coplara aldırmazlığım askerlerin çıldırmasına yol açıyor. Küfür ve hakaretler başlıyor. İşte bunlara dayanamıyorum. Bunlar bana daha çok acı veriyor. Birden vücudum geriliyor, başım yukarı kalkıyor. Gözlerimi üzerilerine dikiyorum. Şimdi daha kuvvetliyim, daha dayanıklıyım.
İşte göz göze geliyoruz. Korktuklarını, yorulduklarını görüyorum. Vururken çekinerek vuruyorlar. Koridor da bitmek üzere zaten. Evet, yol bitti derken demirlerle örülmüş dış kafes denilen, bir yere giriyorum. İçeri girenler hazır ol vaziyette arkaları dönük olarak bekletiliyorlar. Kapılar kilitleniyor.
Arkamızdan emir veren bir ses "yerinde say, sol-sol, sol-sağ, bir-ki, üç-dört. Çek dizleri vur ayakları, salla kolları, Ses çıksın, bağır, bağır lan. Marşa başla ayak tempo. Ayak uydur lan. Tek ses çıksın lan…" Ve sonra tek tek çağrılıyoruz. "Başın neden eğik?, kolların niçin kalkmıyor? Ayaklarını vurmuyorsun!!!... ” gibi bir sürü bahane. Neticede herkes kusurlu görülüyor ve cezalandırılıyoruz. Ellerimizi açıyoruz, copların sesi... "şak şak şırrak...” Vururken el bileklerimizi hedef alarak morartıyorlar.
Sinirlerimiz tahrip olmuş. İki günlük balık istifi yolculuğun yorgunluğu üzerine eklenen bu işkencelere dayanamıyoruz. Bayılanlar var, yerlerde yatıyor. Feryatlar, hıçkırıklar ve inleyen arkadaşlarım. Bayılanların yardımına gitmek istiyorum. Ne mümkün! En sert darbelere de o zaman maruz kalıyorum. Çünkü, emir verilmeden yerinden kıpırdamayacaksın. "Yerinde saymaya devam et !" Ve devam ediyoruz.
Marş boşluklarında dudaklarımız kıpırdıyor. "Allah’ım, Allah’ım bize güç ver. Kuvvet ver. Sabır ver. Sen büyüksün. Zalimlerin zulmüden, işkencecilerin şerrinden bizi koru...” Dua ediyoruz. Öğleye kadar bu işkenceler devam ediyor..
Öğleden sonra mahkemeye çıkarılıyoruz. Hiç bir şeyden haberimiz yok. Mahkemeye giderken bile işkence ve zulüm devam ediyor. Salonda yerimizi alıyoruz. Koltuklara yığılıp kalmışız. Hemen hepimiz uyukluyoruz. Askerler, “Uyumayın lan!” diyerek tüfek dipçiği ile dürtünce arada bir irkiliyoruz.
Kısa bir süre sonra heyet geliyor. Savcı, halimizdeki garipliği görüyor ve mahkemenin başka bir güne ertelenmesini talep ediyor. Karar, talebe uygun olarak çıkıyor ve duruşma başka bir güne erteleniyor. Salondan çıkacak mecalimiz yok. Ayaklarımız sanki geri geri adım atıyor. Zaten gene işkenceye gideceğiz. Keşke mahkeme ertelenmeseydi.
Gece gündüz hep devam etseydi. Ne çare ki, elimizde değil. Salondan çıkarılıyoruz. Layık görüldüğümüz kafese tekrar konuluyuruz. Emirler, eğitimler başlıyor… Yine sayılar, yine marşlar ve dayaklar…
Derken isimlerimiz tek tek okunuyor, gösterilen bir odaya girmemiz isteniyor. Kapı açıldığında, kır saçlı bir yüzbaşı, mağrur ve alaycı tavrı ile “Suçun? Söyle suçunu !!!” diyor. "Suçsuzum, suçsuzum efendim" diyorum. Başı ile yanımdaki iki iri yarı askere işaret veriyor.
Askerler kollarıma giriyor, yüzbaşı elindeki copla bacaklarıma ve sırtıma vuruyor. Zaten çürükler içindeki bedenim, duyarlığını kaybetmiş…
Aldırmıyorum bile. Daha da şiddetli vuruyor copla. “Suçunu kabul et, söyle suçlu olduğunu” diyor. Mahkeme orada kurulmuş sanki! Dayanma gücün suçsuzluğunun da delili olacak; şayet suçlu isen, dayağa ve işkenceye bağışıklığın varsa ve suçu kabul etmezsen suçsuzsun... Suçsuzum, dayanacak halim kalmadı ama suçsuzum. Allah’ım sen şahitsin.
Sana güveniyor, sana sığınıyorum. "Evet" diyoruz. "Suçluyuz, biz suçluyuz. Dikilmeseydik. Karşı durmasaydık ülkemize yönelen belaların karşısına, izin verseydik düşman oyunlarının oynanmasına, hiç suçumuz olur muydu?"
Yerlerimiz belirleniyor ve A Blok’a gideceğiz. Bir astsubayın peşindeki iki manga asker etrafımızda çember oluşturuyor. Hepsi de avını yakalamaya hazırlanan yırtıcı hayvan nazarı ile tek tek bizi inceliyorlar. Eşyalarımızı bitkin bir halde şişen, moraran ellerimizle tutmaya çalışıyoruz. Avuçlarım kavramıyor. Parmaklarım hareketsiz. Eşya torbamdaki bir deliği parmağımla yakalayabiliyorum. "İstikamet A Blok marş marş!"
Kafes sorumlusu yüzbaşının sesi çınlıyor peşimizde. "Asın bu itleri asın..!" Demek mahkeme kararını vermiş. Cezamız da idam anlaşılan. Herhalde asmaya geldiler. Suç delilleri de işkence zoru ile alınan ifadelerimdeki sitemkar kabulüm olmalı...
Bir de it olduk! Hangimiz it acaba? Hem, burada kim kimin itliğini yapıyor. Bu subay acaba hangi zihniyetin insanı? Güya hukuk devletindeyiz. Hani bunlar “Kanun Hakimiyeti”ni sağlanmak için ihtilal yapmışlardı ya.
“Yürüyün iç kafese” diyorlar. Bir de iç kafesi varmış buranın demek. Sendeleyerek son bir gayretle yürüyorum. “Soyun arama yapılacak” deniyor. Güçlükle soyuyorum. Tek bir kilot kalıyor üzerimde. Etrafa bakıyorum bir kaç kişiyiz. Diğer arkadaşlarım neden yok? Bize neden ayrı muamele yapılıyor merak ediyorum.
Az sonra A Blok görevlisi nöbetçi subayın gelmesiyle askerlerin sesleri de yükseliyor. Kafesin kapısı açıldı. Askerler, “Ulan!.. Vatan kurtarmak size mi düştü? Orus.. çocukları” diyerek üzerimize çullandılar. İşkencenin en ağırı işte orada başladı. Darbelerden nefes alamıyoruz. Boğulmak üzereyiz artık. Hakaret ve küfürlerin dozu daha büyük, daha tesirli.
Nasıl anlatılır bilmem ki... Vurulan copların darbesi ile duyarlığını kalmamış vücudum, şoka girmiş beynim ve sanki melekelerim kaybolmuş. Yerlerde yuvarlanıyor, tekmelere hedef oluyorum; duymuyor, görmüyor, işitmiyor, düşünmüyor, hissetmiyorum hiç bir şey...
Ancak başlangıcını ve bir de çok ağır tesiri olan, iz bırakan acılardan hatırlayabildiklerimi anlatıyorum. Ya kendimde olmadığım zamanki olanları nasıl anlatmalı... Ya Mamak’ta geçen seneler, aylar, günler ve o günlerin saati, her dakikası, her anında muhatap olduğum çile ve korku dolu, kaygılı günlerim...
Dört buçuk yıl yaşadığım dört metrekarelik tecrit hücreler... Siz şahitsiniz taş ve demir yığını. Ah her şeyi bir de siz anlatabilseniz! Bütün hatıralarım sizde, onları size gömdüm.
Size konuşup anlattığım şeyleri bir tekrar edebilseniz! İki kişilik yatağa üç komünist ile tek başıma konduğum zamanı... Konuşmayı, anlatmayı, düşünmeyi, okumayı, öğrenmeyi, sevmeyi, sevilmeyi yani insanlık hasletlerini unutturmak için yapılan uygulamaları...
İman ve inancım sağlam. Sana binlerce hamdolsun yarabbi!.. Sadece sana inandım, sana dayandım, ve senden yardım diledim. Sana tevekkül ettim. Hayatta kalabildim. Şükürler olsun sana yüce Allah’ım....
Mamak Cehennemi’ni gördüm, yaşadım. Hatıralarım arasında bir ömür boyu unutmayacağım pek çok şey var. Orada Ülkücü kardeşliğini, fedakarlığı, yardımlaşmayı ve en güç şartlar altında yaşamayı öğrendim. Acze ve yılgınlığa düşenlerin hayatta kalamadığı Mamak Cehennemi’nde, şeref ve haysiyetimizle insan gibi yaşama mücadelesi verdik.
Bugün hala devlet zulmü altında, cezaevlerinde inim inim inletilen Muhsin Kahya, Selahattin Büyüköztekin, Ahmet Şahin Özaslan, Bünyamin Adanalı, Ünal Osmanağaoğlu, Mehmet Ali Ağca... gibi bütün arkadaşlarıma sabır ve metanet diliyorum. Allah’ın yardımı ve rahmeti üzerimize olsun.
Erdinç Çelik
12 Eylül Savunması
Adalet Nerede ?..
Bizler Vatan Hainliği Yapmadik.kahrolsun Türkiye Demedik. hak Bildiğimiz Yolda Samimiyetle Mücadele Ettik. Hem Vatanimizi Hem De Bütün Dünyayi Komünizm Denilen Büyük Bir Illetten Kurtardik.
Gelinlik ...
İzmir Buca Cezaevine getirildim.Yol boyunca tam bir ölüm mahkumu muamelesi görmüş, dünyaya bir veda psikolojisi ile bakmıştım... İçimde bir his "bu güneşi, bu ağaçları, bu dünyayı bir daha göremeyeceksin" diyordu ...
14 Temmuz 1987
O günlerden bir yiğidi anlatacağız. Hüseyin Kurumahmutoğlu adı. Yüreğinde ülkü sevdası İlayi Kelimetullaha adanan bir ömürdür Kurumahmutoğlu. Zindanlarda yeşeren ülkü gülüdür Kurumahmutoğlu.
Onlar....
Onlar; Allah’tan başkasına minnet etmediler... Eylül’deki hüznü, çileyi, yalnızlığı ve ihaneti yaşadılar, fakat inançlarını ve ideallerini kat’iyyen inkâr etmediler... Onlar, “Kevser akan, “Gül” kokan” kahramanlardı...
Hak'ka Yürüdüler
Ne mutlu onlara. Allah’ın izniyle onlar şehittir.. Her hareketlerine şahit oldum. Ruhlarını nasıl teslim ettiklerine şahit oldum. Tekbir getirerek, Kelime-i şahadet çekerek, ölüme yürüdüler...
Yusufiye'de ...
"Allahu Ekber .. Allahu Ekber ..." Müezzinin yanık sesiyle kainata salınan Ezan-ı Muhammedi. Yüzü soğuk, nemli, acının ve ıstırabın, çilelerin ve mahvolmuşluğun envai çeşitlerine şahit olmuş dört duvar, okunan ezanı yıllarca susuz kalıp çatlak çatlak olmuş toprağın.